16 Ağustos 2026 Pazar

anne

 oğul yazısından sonra aklıma o geldi. aslında sürekli aklımda ama yazmaya cesaret edememiştim. çünkü hakkında konuşmak hâlâ zor. ama oğlumun annesi. o yüzden yazmam lazım.

eski eşim... ismini yazmak istemiyorum. belki de artık o isim bende başka bir yere ait. ama anne olarak düşündüğümde içim başka türlü doluyor.

avrupa’da büyümüş, kendi ayakları üzerinde duran, sakin ama kararlı bir kadın. ilk tanıştığımızda beni en çok etkileyen yanı buydu. panik yapmayan, net konuşan, gereksiz drama sevmeyen biri. oğlum doğduktan sonra da aynı kaldı. belki daha da sertleşti biraz. çünkü artık sadece kendisi için değil, bir çocuk için de düşünüyordu.

doğumdan sonraki ilk aylarda ben şaşkındken o her şeyi organize ediyordu. gece uykularını, emzirmeyi, doktor randevularını… hiç şikayet etmeden. bazen “sen de biraz dinlen” derdim, gülümser “ben iyiyim” derdi. o “ben iyiyim” cümlesi hâlâ kulaklarımda.

şimdi ayrıyız. oğlum onunla yaşıyor. ben belirli günlerde alıyorum. kapıyı her açtığında aynı sakin yüzle karşılaşıyorum. “merhaba” diyor, oğlumu öpüp bana teslim ediyor. bazen “daha erken getirebilirsin” diyor, bazen “bu hafta biraz yorgun, erken yatır” diye uyarıyor. hiç tartışmıyoruz oğlum hakkında. o konuda ikimiz de aynı taraftayız. belki tek ortak yanımız bu kaldı.

ben ona yetemedim. bunu biliyorum. duygusal olarak hep bir adım geride kaldım. o da fark etti, dayanamadı. haklıydı. ama anne olarak… o konuda hiçbir eksiği yok. hatta fazlası var.

oğlumun annesi olduğu için ona minnettarım. başka hiçbir şey için değil belki, ama bunun için evet.

bazen geceleri aklıma geliyor. o ameliyat masasında yorgun hali, elimi sıkışı, sonra oğlumun kucağıma verilişi… o an ikimiz de aynı taraftaydık. şimdi ayrı taraflardayız ama o anı unutmuyorum.

anne. sadece anne.

4 Ağustos 2026 Salı

oğul

uzun zaman sonra yazınca, çok da en önemli detayı anlatamadığımı fark ettim. benim için, belki, tüm hayatım boyunca yaşadığım en özel, en değerli an olduğu için, sadece bununla ilgili bir yazı yazmak istedim.

işteydim o gün. öğleden sonra bir mesaj geldi eşimden. “sancılarım başladı, hastaneye gidiyorum” diye. daha erken doğması beklenmiyordu ama oldu işte. toplantıyı yarıda bırakıp çıktım, arabaya atladım. trafik, kırmızı ışıklar, her şey yavaş geliyordu. kafamda tek düşünce vardı: yetişebilecek miyim?

hastaneye vardığımda neredeyse bitmek üzereydi. doktorlar “içeri girebilirsiniz” dediler. ameliyathaneye girdim. eşim ameliyat masasında, yorgun, solgun. ben de eldivenleri, önlüğü giydim, yanına geçtim. elini tuttum. o da benim elimi sıktı.

sonra bir anda o küçük ses çıktı. ağlama sesi. doktorlar hızlı hızlı bir şeyler yaptı, temizledi, sardı. sonra o küçük paketi bana doğru uzattılar.

kucağıma verdiler.

o an... nasıl anlatayım bilmiyorum.

kucağımda o kadar hafif, o kadar sıcak bi şey. hareket etmiyordu neredeyse, sadece nefes alıp veriyordu. ben de donup kalmıştım. ellerim titriyordu. “bu benim oğlum” demeye çalışıyordum kendi kendime ama kelimeler yetmiyordu. sadece bakıyordum. bakıyordum ve içimde yıllardır boş kalan bi yer bir anda doluyordu.

o eksiklik... yıllarca hissettiğim, isim koyamadığım, bazen yalnızlık bazen de “bir şeyler eksik” diye döndüğüm o boşluk. o an kapandı gibi geldi. sanki hayatımın o ana kadar yaşadığım bütün dağınıklıkları, bütün yarım kalmışlıkları birden anlam kazanmıştı.

başımı eğip alnına dokundum. kokusu vardı. o yeni doğmuş bebek kokusu. gözlerim doldu, tutamadım. eşim de yarı baygın halde bana bakıyordu. ben sadece o küçük bedeni tutuyordum. tutuyordum ve bırakmak istemiyordum.

o gün, o an, o kucak, o nefes...

hâlâ bazen gece yatağa yattığımda o anı düşünüyorum. sanki o kısa süre içinde bütün hayatımın en gerçek anını yaşamışım gibi.

şimdi onu gördüğüm günlerde de aynı şey oluyor. kapıyı açınca bana doğru koşup “baba” demesi, bacaklarıma sarılması... o ilk kucakladığım anın devamı gibi geliyor.

o kucağa aldığım ilk saniye için her şeye değerdi. 

23 Temmuz 2026 Perşembe

baba

aradan neredeyse 3 yıl geçmiş. 3 yıl... bazen bir ömür gibi geliyor bazen de dün gibi. en son yazdığımdan beri kafamda o kadar çok şey birikti ki, hangisini anlatayım bilemedim. o yüzden en baştan, en dürüst halimle yazayım dedim.

2023’ün sonlarında bir süre kendime kapandım (as always). uygulamalar silindi, işime sardım. “bu sefer acele etmeyeceğim” dedim. epey de iyi gidiyordu. spor, arkadaşlarla vakit... kendimi toparlıyordum.

2024’ün başında biriyle tanıştım. sakin, olgun, güler yüzlü, kendi ayakları durabilen bi kadın. ilk başta çok mantıklı geliyordu her şey. ne fazla heyecan ne fazla takıntı. yavaş yavaş ilerledik. birlikte yaşamaya başladık, derken hamile kaldı. “ulan galiba bu sefer olacak” dedim. evlendik. sade bi nikah, yakın birkaç kişi. oğlum doğdu 2025’te.

o ilk aylar... anlatılmaz. kucağımda o kadar küçük bi şey, bana benziyor sandım bazen. baba oldum diye içim bi tuhaf oluyordu. hem gurur hem korku. “bunu mahvetmemeliyim” diye kafayı yedim resmen.

ama tabii evlilik hayatı o kadar kolay değilmiş.

zamanla eski aidiyet sorunlarım yine su yüzüne çıktı. iş stresi, içime kapanmalar, duygusal mesafeler... o da fark etti tabi. “sen hep burda değilsin” demeye başladı. ben de kendimi savunuyordum, “çalışıyorum, oğlumuz için” falan. içimde bastırdığım şeyler de yavaş yavaş başını kaldırdı. eskiden olduğu gibi değil ama arada bi kendimi sorguladığım, takıldığım anlar oldu. hiçbi şey yapmadım ama o bile yetti ilişkiyi zehirlemeye.

sonunda dayanamadı. 2 ay önce ayrıldık. boşanma süreci devam ediyor. oğlum şimdi onunla, ben belirli günlerde görebiliyorum. o kadar zor ki... kapıyı açtığında bana sarılması, “baba” demesi... içim parçalanıyor.

şimdi evde yine yalnızım. eskisi gibi ama bu sefer daha ağır. hem baba oldum hem baba olamadım gibi bi his. ne ara bu kadar dağıldı her şey anlayamadım.

anlatılacak çok şey var daha. oğlumla yaşadıklarım, e. ile kavgalarımız, kendi kendime ettiğim küfürler... hepsini yazacağım zamanla.

şimdilik burdan başlayayım dedim. yine buradayım. hâlâ aynı adamım galiba, sadece biraz daha yorgun.